Elimde “Sıkı durun geliyorum” yazan kartı tutarken neden sıkı durmam gerektiğinden bir haber, yaslamışım kendimi kocamın kollarına. “Ne olabilir ki?” diyorum. En kötü ihtimalle çok uykusuz kalırım. Uykusuzluktan öleni de görmedim bugüne kadar. Trombosit seviyem 70binlere indiğinden en istemediğim şekilde doğum yapacaktım. Genel anestezi ile sezaryen. Ne büyük üzüntüydü doğacağı anı kaçıracak olmak. Ne demiş John Lennon “Hayat biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.” Sanki kendisi de doğurmuş da biz anneler için söylemiş bu lafı. Yarı baygın odaya getirildim. Ağzımdan ilk çıkanın “Oğlum nerde?” olduğunu hatırlıyorum. İçeri beyaz bir kundakta sarılı yüzü kırış buruş çirkin bir bebek geldi. Kucağıma verdiler. “Al bakalım oğlunu” dediler. O an hissettiğim şeyleri kelimelerle ifade etmem olanaksız. Ha ama sanmayın ki “Aman yarabbi bu ne aşk!” “Hayatımın anlamı buymuş meğer”li cümleler kuracağımı. Benimki onlardan değil. “Aman Tanrım şimdi hayatım tamamen değişti. Ben n’apacağım?” Çocuğuma karşı sınırsız bir sevgi beslerken bir taraftan da kendimi düşünüyordum. “Ne yapacaktım?” Ameliyattan sonra trombositim 50 binleri görünce -50 bin altındaki değerlerde ölüm riski söz konusu olabilir, - bu sebepten dolayı beni hastanede 3 gece tuttular. Saat başı kan değerlerim ölçülüyordu. Kortizon takviyesi, çocuk doktoru, hematolog, kendi doktorum, hemşireler, bebek hemşireleri, aile büyükleri, dostlar gelip giderken ben 3 gece boyunca sırf bebeğimin nefes aldığından emin olmak için gözümü dahi kırpmıyordum. Hemşirenin bana “Emzirmeye çok yatkınsınız” demesi bile bana iyi geliyordu ama en çok kocam. Etrafımızda pervane olan kocam. Ona olan sevgimin artık boyut değiştirdiğini görebiliyordum. Sanki doğumla beraber görünmez iplerle bizi birbirimize bağlamışlardı. Hala bugün en çok kocasız doğum yapan kadınlara üzülürüm. Eve döndüğümüzde elimizde iki hafta boyunca sürekli ağlayan, gazlı bir bebek vardı. Saçlarım ne haldeydi? Üzerimde kimin giysisi vardı? Kaç saat uyumuştum? Kalçalarım ne kadar büyümüştü? Hepsi çok umurumdaydı aslında ama düşünecek zaman yoktu. 2 hafta sonunda çok ağlayan bebeği emzirmekten helak olmuştum. Çünkü fazlasıyla kilo alıyor olmasına rağmen sürekli şu cümleyi duyuyordum. “Çocuk aç!” Çocuk aç değildi. Hatta ben onu aç bıraktığım endişesiyle her ağlamasına meme dayıyordum. Çocuk emmekten gaz üstüne gaz, ben de emzirmekten ter üstüne ter katıyorduk. İmdadıma emzik yetişti. Aman asla vermem dediğim emzik. Etrafımda “Aman verme alışır, şimdi verme acıkır, ver bişeycik olmaz.” diyenleri gözüm görmese de bir yandan inanılmaz bir vicdan azabı çekiyordum. Ya emzik korkunç bir şeyse? Bunu çocuğuma nasıl yapıyordum? Emzik ve türevi her şeyde kendimi yetersiz ve çaresiz hissediyordum. Biri n’aber dese ağlıyordum. İlk yalnız sokağa çıktığımda kendimi uzay boşluğunda hissetmiştim. Arabalar sanki o gün icat edilmişçesine tuhaflardı. İnsanlar her an bana saldırabilecek zombiler gibiydiler. Bir an önce eve dönmeliydim çünkü evde ben olmazsam asla yaşayabileceğini düşünmediğim biri vardı.

Fatma

Aslında yaşamak istemeyen bendim. Ölsem n’olurdu? Şuracıkta ölüversem de kurtulsam bu kadar beceriksizlikten. Olmadı...

Ne uykusuzluktan öldüm, ne bakımsızlıktan yuhlandım, ne göbeğimden dışlandım, ne kalçalarımdan yadırgandım, ne de çocuğumu aç susuz bıraktım. Olabildiğim kadar anne oldum. Sevebildiğim kadar çok sevdim.

Onay Kodu: L.TR.MKT.CH.12.2016.1878

Onuncuay Anneleri Buket Akdağ Özyer